Satranç, hayat tarzı

Satranç isimli fotoğraf galerimi gözüme kestirdim, açıp karıştırdım bir süre. Çok özel günler geçirmişim.

Yöntemleri garip gelse de -6. sınıftayken bize satranç dersinde pilav yapmayı öğretmişti- en sevdiğim mentorlerimden birinin Ekrem Hocam olduğunu fark ettim. Okul değiştirdiğimde bile bana hep çok özel davranmıştı. Elinde büyümüşüm adamın. Çok mesafeli, ciddi, sevecen, kendini öğretmeye adamış bir insandı. O yolda paha biçilemez birisiyle tanıştığım için mutluyum.

Gittiğim her yerde satranç için mini bir ekibim vardı.

İlkokulda başlamıştım. Burak, Dolunay, Melda, Zeynep oluşturuyordu buradaki ekibi. Meldadan oradan ayrıldığımdan beri hiç haber almadım. Zeynep de kayıplara karıştı. Burakla her zaman olduğu gibi satrançta da rekabet içindeydik, aynı sınıftan böyle bir arkadaşınızın olması güzeldir. Dolunay ise sürekli ağlardı kaybettiği için- yani bana kaybettiği zamanlarda.

Ortaokula Altınyıldız ekibinin bir üyesi olarak başlayıp bitirmiştim. Oradaki ekip diyebileceğim kimse yoktu genelde kimseyle takılmazdım sanırım. Ama Batuhan ve birkaç kişi ile gider gelirdik. İsimlerini hatırlamıyorum bile. O kadar boş. Yani Ekrem hoca ve Batuhan. Bu kadar.

Kırşehirde bu ekip Süha hoca kaptanlığıyla ve Furkan, Mustafa ve bir sene sonra Dolunay ile idi. Bir de Hasan vardı, SBLden. O kadar da mütiş bir ekip olduğunu söyleyemem. Dolunay eskiden tanıdığımdı ama azıcık bile yakın değildik-bence beni yeterince cool görmemişti bir üst dönem için. Furkan ise en aptalca crushlarımdan biriydi ve kendisi de baya aptaldı-davranış olarak, zeka olarak bilemeyeceğim. Hasan biraz soğuk bir çocuktu. Mustafa ise okuldaki bence en yakışıklı çocuktu ama garipti ve en çok onla anlaşabilirmişim, arkadaş olabilirmişim gibi gelmesine rağmen muhattap olmazdık-sanırım üst dönem önyargısı. Ona yakınlık hissetmemin tek nedeni yurtçu olmasıydı. Bilirsiniz pansiyonu olan okullarda devasa bir evci-yurtçu ayrımı vardır.

Kardelen’de en güzel olduğuna inandığım ekip vardı. Okula başladığım ilk gün kısa boylu bir çocuk gelip “Merhaba Elif abla beni hatırladın mı?” demişti parlak parlak gözlerle. Hala hatırlayınca gülerim. Enes. Canım. Aslında teknik olarak aramızda bir hafta var, benden sadece bir hafta küçük. Ama o, o zamanlar çok kısaydı ve bilmiyorum çocuksu takılıyordu sanırım. “Hayır” diyip geçmişim galiba, kuzenim öyle anlatmıştı. Kuzenimle aynı sınıftalardı. Sonradan Enes’in anlattığı üzere hatırladım hikayeyi. Yıllar önce bir turnuvada ben onu yenmişim, o gripken. Peçete, naneli şeker falan uzatmışım. Bu seferki sayılmaz normalde sen beni yenerdin ama gripsin demişim. İyi davranmışım. O unutmamış. Kısacası iyi arkadaş olduk ve bu arada boyu uzadı çok da yakıştı uzun boy ona. Tabi unutulmaz ve unutulmayacak Mehmet. Zaten onu ortaokuldan tanıyordum. Kardelen ve Altınyıldız her zaman rakipti ve genelde Mehmet hep kazanırdı. Hiç sevmezdik. Sonra şans eseri Kardelende bizim dönem için oluşturdukları tek bir sınıftaki 15 işiden biri olmuştuk ikimiz de. Mehmet soğuk çocuktu ama aramızda hallettik. Birimiz ölmediği sürece kopmayacak bir bağ oluştuğunu düşünüyorum aramızda, ve o günün en az 40 yıl daha gelmemesini umuyorum. Sonra Salih vardı. Ve Melek. Ve Agah. Ve şu an adını unuttuğum için üzüldüğüm bir kız. Diğerleri de ara sıra bize katıldılar ama Enes, Mehmet ve ben her yere beraber gittik. İlk şehir dışı turnuvamız Mersindi iyi hatırlıyorum. Sonrakilerin sırasını karıştırdım ama iki ya da üç kere Antalyaya, bir kere Çoruma, bir kere de Aksaraya gittik. Günler anlatamayacak kadar ya çok eğlenceli ya da çok sıkıcı geçti. Kendimi keşfettim ve güzel insanlarla tanıştım.

IMG_5178.jpeg

zs_10.jpg

Bu güzel anıları hatırladıktan sonra Altınyıldız partına geçmek istemiyorum. -okuyanlar olarak bunun neresi güzel diyeceksiniz, geliyorum oraya- Oradaki ekip genelde çocuklardan oluşuyordu çünkü benim yaş  grubum sınavla falan ilgileniyordu ve daha saçma şeylerle. Tek hatırladığım bir kere evimin yakınındaki hukukçular konağında Ekrem hoca bize ekstra kurs verirken evden aceleyle çıkıp sütyenimi giymeyi unutmuş olmam. Kimse fark etmedi bence ama çok garipti. O günden sonra ne zaman özgüvensiz hissetsem bir kontrol ederim sütyenim yerinde mi en azından diye.

_DSC7700.jpg

IMG_6851.JPG

Üniversitede ise satranç bana göre tam bir fiyaskoydu. Oryantasyon günlerinde satranç masasına gittiğimde doğal olarak satranç oynuyorlardı ve aldıkları kupalardan bazıları orada köşede duruyordu. Kulübe girmek istiyorum dediğimde bana sanki benimle evlenin demişim gibi bakmışlardı ve kulüp başkanı olduğunu varsaydığım çocuk bana “Emin misin” demişti. Sadece iki kız varmış kulüpte. kendimi ve onları emin olduğuma ikna etmekle geçmişti bir süre. Annem istiyordu satranç kulübünü aslında çünkü biliyordu benim alışık olduğum nadir hobilerden birisi buydu. Sonunda yazıldım. Kulüp saatleri ise sıkıcıydı, gerçekten, ne bekliyordum ki satranç toplu olarak yapılan bir şey değil bunu biliyordum. Bir iki kereden sonra gitmedim.

Ve sanırım bitti.

Şimdi ise asıl olaya geleyim. Satrancın bana kazandırdıkları. Bazen 5 saat boyunca oturup düşünmeyi gerektiriyordu bir tahta üzerinde. Tamam, o kadar da kötü gözükmüyor ama bazı turnuvalarda sigara için ayrılan yerler bile yoktu. Sabır kazandım diyebilirim. Hamleleri önceden görmeyi, hayatta nasıl davranmam gerektiğini ve hangi hamlelerimin 2 hamle sonra mata gideceğini öğrendim. Kesin kazanç yoksa vezirimi  riske atmamayı veya kendimi zayıf duruma düşürmemeyi öğrendim. Pilav yapmayı öğrendim-gerçek pirinç pilavı- yapmayı öğrendim. Ama bir şey öğrenmekten daha fazlasını kazandım. Heyecan. Heyecanımı yönlendirebilme. Bunu profesyonel satranç oynamayanlar anlamaz hatta profesyonel satranç oynayanlar bile anlamayabilir ama bir maçı kazanacağımı düşünürken doğru hamleyi bulduğum an yaşadığım adrenalin patlamasının bana verdiği o sonsuz zevk için oynadım satrancı diyebilirim. Karşımdaki dişli rakipleri yendiğim zamanlarındaki tatmin duygusu için oynadım. Beni o kadar high yapıyordu ki o duygular, anlatamam. Sanki panik ataktaymışım gibi ama güzel duygular bana panik atak yaşatıyormuş gibi. Buna ek olarak o zamanlar o kadar zeki insanla aynı anda aynı ortamda bulunma imkanım yoktu. Düşünsenize odadaki 500 kişiden en az 400ünün 130 IQnun üzerinde olduğunu. Kendimi güçlü hissediyordum. Yanlış anlaşılmasın ben insanlar aptal demiyorum. Sadece onlar daha zeki diyorum. BOUN’a başladığımda buradaki insanların gözündeki o parıltıyı gördüğümde anladım burasının kocaman bir satranç turnuvası olduğunu. Ve sanırım geldiğimden beri satranca ihtiyac duymadım. Bilemiyorum, belki birkaç seneye tekrar başlarım. Alışkanlıklar kolay bırakılmıyor. Satranç benim için alışkanlıktan bir tık ileri gidip hayat tarzı haline gelmişti. Her şey gibi bu da bir süre soldu tabi ki, ama satranç oynamak ile hayatla satrançmışçasına oynamak farklı şeyler. Ben hayatla oynuyorum.

P_20170122_135807.jpg

Tabi şunu da itiraf etmem lazım, şehir dışı turnuvalara çoğunlukla kafa dinlemek ve iyi hissetmek için gittim. Evden uzaklaşmak benim için her zaman güzel bir şey olmuştur. Ve bama baya getirisi olduğunu da düşünüyorum yani win win konumunda gibiyiz.

1132111141511.jpg

IMG-20170316-WA0006.jpg

Bonus: Milli takım havuzuna girdiğim zaman. Eh o kadar da büyük bir başarı değildi ve 12 kızdan 4. olmuştum ama o formayı giydim mi giydim. Feyza ile arkadaşlığımız da orada oluştu zaten. Mardan Palace’ın zenginlikleri içinde yapacak bir şey bulamayan iki ruhu fakir. Sonra da Başkent Üniversitesinin kötü yurtları (O PENCERELER NE ABİ YA ONLAR PENCERE DEĞİL BENCE) içinde kendini elitleştirmiş ama bu sefer yapacak bir şey olmayan bir yerde kısılı kalan iki minnoş. Senelik buluşmamızın zamanı yaklaşıyor feyz..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s