Pekmez

Bazı şeyler var, artık insanların aklına bile gelmediği. Aklıma geldikçe bunların bir gün geleneksel ve eski olmaktan çıkıp tekrar pratiğe döneceğini umuyorum. Ananemi özleyip o eve taşınmak istiyorum. /anneanne diye yazıldığını biliyorum ama bence anane/

Pekmez günleri.

Genelde ağustos sonundan eylül ortalarında kadar bir zaman aralığı vardı bizim orada. Ananemin kocaman bağları -lar diyorum çünkü çok geniş bir alan- var. Kendimi bildim bileli üzüm toplamaya giderdik o tarihlerde. 2 3 yaşımda bile kendime ait mini bir üzüm toplama sepetim vardı hasırdan, küçük bi kavun büyüklüğünde. Güzellerini alıp ağzıma tıkıyordum, benim görevim buydu. Mor üzüm herkesin aşkı olsa bile, ben yeşil ve kırmızılara bayılıyordum. Zaten onları eğer çok çirkinlerse pekmeze atıyorlardı, diğer türlü o yemelik üzümdü.

Kovalarca üzüm toplardık bir seferde. Dayım kürekle toprağa bir şeyler yapıp bir çeşit duvar inşa ederdi eğimli biraz. Üstüne gazete serip topladığımız üzümleri oraya dağıtırdık. -sonra kuruyana kadar onları orada bırakırdık çünkü çalınmıyor, açık arazide kuruyorlar ve çalınmıyorlar. şimdi hayret ediyorum.

Molalar güzel olurdu. En güzel meşe ağacımız vardı. Dedem dikmiş galiba zamanında. O ağacın altında oturup dünyadaki en temiz havanın altında dünyanın en lezzetli domates peynir ekmeğini yerdik. Düşündükçe o koku aklıma geliyor, üzülüyorum burada olduğuma.

Ceviz ağaçlarının altında uyumak yasaktı. Galiba biz uyurken bize zarar vereceğini söylemişlerdi, bilimsel bir şeyler bir koku mu ne yayıyormuş arkadaş. Hoş hangisinin ceviz hangisinin değil olduğunu ayırt edecek kadar dikkatli değildim. Ben de uyumazdım.

Şu an adını unuttuğum yemişlerden toplardık. Beyaz böğürtlen gibi bir şey. Ağacın altına örtü serip ağacı sallardık. Niyeyse ben hariç herkes bayılırdı o beyaz şeylere. Ben onun kırmızısını seviyordum. O da diğer bahçede yetişirdi.

Kurutmayacağımız, turşu yapmayacağımız ve yemeğeceğimiz üzümleri teker teker ayırırdık. Orada işimiz bitince dayımın bahçe arabasına atardık hepsini. Bizimkine de biz sığardık dönüşte. Ananemin evine giderdik gerisingeri.

Ananemin evi her bahçeye gidişimizde ve dönüşümüzde uğradığımız bir yerdir çünkü… Reklamlardan sonra başka postta falan :d

3 katlı bir ev. Kot farkı gibi bir şeyden dolayı birinci ve ikinci kapında girişi var. Küçük şehirlerde ona kot dendiğini sanmıyorum. Bizim genel olarak yaşadığımız kat 2. kattır.

Üçüncü kat, bir mutfak, bir banyo, bir oda ve 2 tane depo içeren mütiş bir kattır. Odaya bağlı olan teras benim istediğim ve isteyebileceğim her şey diyebilirim. Küçüklükten beri ne zaman 2 haftadan fazla o evde yaşasak teras katını gözüme kestirip temizliğini yapmaya çalışıyorum kendimce. Ne yazık ki yengem de aynı arzuyla yanıp tutuşuyor, ama o da bir türlü elde edemedi tabii. Terastaki barbeküden bahsetmiş miydim? Sadece bir kez kullanılmış maalesef. Ben oraya izmarit falan saklıyordum o kadar işlevsiz. Kimse çıkmıyor ki terasa genelde.

Terasta baya 250 derecelik görüş açısına sahip oluyorsunuz. Karşınızda peri bacaları ve mağara evler görünüyor. Kasabadaki yerleşim o kadar düzensiz ama mükemmel ki. Şöyle tarif edebilirim yuvarlak şekilde oyuk bir kasaba. Kimin balkonundan bakarsanız bakın en yüksekte olduğunuzu varsayacaksınız. Sadece aşağı mahalleler ağaçla kaplı olduğu için öyle taşlı bir manzarası yok, saf yeşillik var, dere falan var. Uzaktan uzağa nevşehiri çizgi olarak görebiliyorsunuz. Hatta şehirdeki annemlerin evini bile zar zor seçebilirim oradan. Veya neredeyse 10 km uzaklıkta olan okulumun giriş yolunu. O terasın benle çok anısı var. Ama en sinir olduğum şu, biricik dedem, gerçekten taparım o adama, ananemin annesinin oturduğu evi yıkıp kendi evlerini inşa etmeye karar verdiğinde açıları çok yanlış yapmış. Terasta 30 derecelik bir köşe var, neredeyse hiçbir şekilde temizlenmiyor.

Kısacası büyüdüğümde mesleğimi okuyup yurt dışında istediğim şeyleri başardıktan sonra memlekete dönüp orada yaşamak, çocuklarımı-yapacaksam- büyütmek ve orada ölmek isterim. Barbeküyü yakıp mangal yapmak isterim. Orada Nevşehir şarabı içip dedemin plaklarından çalmak isterim.

İkinci kat, genelde bizim yaşadığımız kat ise 3 tane oda, bir balkon bir mutfak, iki koridor, tuvalet ve banyodan oluşuyor. Geçen sene Pamukla gittiğimizde biz de orada yaşamıştık. Orta odada. O orta oda Pamuk’tan önce iki kedi gördü ama tabi ki ben ve kuzenim hariç kimse bilmiyor. Küçükken yavru dışlanmış kedileri bulup sahiplendirmeye çalışırdık. Tabi o zamanlar sahiplenmek farklı işliyor. Kasabada kimsenin kedileri çok soğuk olmadığı sürece evlerine alma niyeti olmaz. Kimse aşılara para harcamaz. Kimse özellikle onlar için mama almaz vs. Artan yemekleri vermek ve birkaç yere su koymak kedinin sizi sevmesi için yeterli, gelip gitmesi için yeterli. Neyse, kışları genelde orta koridorda ve salonda soba kurulur. Ev aşırı kalabalık olmadığı sürece herkes salonda uyur çünkü tek sıcak yer orasıdır. Kalabalık olduğunda ise orta koridor ve üç oda birleşik kabul edilir kapılar açılır, yedek yatak açılır, gerekirse yer yatağı yapılır ve herkes bir kata hapsolur. Kışları gece tuvalete gitmek korkunçtur çünkü götünüz donar. Benim öyleydi en azından. Zaten el kadardım diğerlerinin yanında, koşarak tuvalete gidip geldikten sonra kendimi sobaya yapıştırasım geliyordu.

Alt kat ise üç ana bölümden oluşuyordu diyebilirim. Asıl binaya bağlı olan kısım, diğer kısım ve aradaki boşluk. O aradaki boşluğa ne dediğimizi unuttum, o yüzden ara bahçe diyeceğim ama bahçe ile pek alakası yoktu aslında. Betonla kaplanmış yer. Araba girişi yapılabilecek büyük bir kapı. Bir duvar boyunca beton veya plastik saksıların içinde yetişen bitkiler. Bir çeşme. Bir kümes. Ara kata ve binaya bağlı olmayan ……. Anlatamayacağım ya kimse görmeden anlayamaz ve fotoğraf da bulamıyorum. Binaya bağlı olan birinci kat çok minnoş ve yılın her günü buz gibi olurdu. Muhtemelen ona bağlı olan mağaralar veya evin yapımından kaynaklanan taş yüzünden. Ov evet, evimizde mağaralar var. Ben hiçbir zaman oralara girmeye cesaret edemedim açıkçası, ne kadar uzanıyor onu da bilmiyorum. Bu sebeple biraz da annemin annesinin annesinin annesinin falan soyundan bana cadılık geçtiğini umuyorum saçma bir şekilde. O evde cidden bir şeyler var. Neyse, bir mutfak, bir banyo ve iki oda onlar haricinde. Odaların biri ananemlerin ikinci odası olarak kullanılmış. Hala 15 yıl önce ölmüş dedemin kıyafetleri durur, bazı eşyalarımız durur. Salon olarak kullandığımız oda mükemmel. Terasa çıkamadığımda oraya kaçardım. Mütiş bir vitrini, hiç sıkılmayacağım kadar rahat koltukları var. Ve çok fazla kitap. Ve tabi ki plak koleksiyonu. Banyoda bir çamaşır makinesi var. Sanırım evde 4 tane falan var ama hangisi nerde pek bir fikrimiz yok. Ev birazcık şey gibi genel olarak, depo. Ananem ne kadar sinir olsa da hem kendisinin her şeyi biriktirme huyu yüzünden hem de sürekli sürekli taşındığımız için ihtiyaç olabileceğinden dolayı bu. Mutfak ise yiyecek depomuz-merdiven boşluklarına ek olarak. İki buzdolabı var ve bir sürü dolap. Anneme göre eğer bir savaş çıkarsa oradaki şeylerle baya yaşayabilirdik-seneler önce diyordu bunu. Şimdi kış aylarında bir felaket olursa o evde dayımları bulabiliriz sanırım, bir tek onlar kaldı memlekette. Ben ise sanırım Pamuşu alır, alt kattaki pet shopu biraz yağmalar ve güney kampüse kaçarım. Açıkçası pek üstüne düşünmemeyi tercih ettiğim bir konu felaketler çünkü önlem alacak kadar param yok ve deli gibi korkarım öyle bir şeyden.

Tabi evimizin normal katları ve mağaraları hariç bir ara katı da var, çünü neden olmasın. Muhtemelen 1.80 yüksekliğinde falan bir yer. Dayımın eskiden kanarya büyüttüğü kocaman bir kafesi var, 10 metrekare falan vardır. Ve ıslanmaması ama üşümemesi gereken eşyalarımızı oraya koyarız. Bir de ek olarak ilk sene haricinde hiç kullanadığımız bir kalorifer kazanı var. Evet ev kaloriferli aslında. Konu neydi ya?

Ara bahçenin diğer tarafında ise bahçeye kapısı olan bi mutfak, ayrı bir girişi olan ofis ve bir sürü alet ve tahta bulunan bir “çalışma odası” var. Küçükken dedem orada bana tahtadan oyuncaklar yapardı. İşte testere falan gibi şeyler. Şimdi oralarda muhtemelen fare arkadaşlar vardır. O mutfaktaki sobada pişen çöreklerden başka çörek tanımam.

Üzüm toplayıp geri dönmüştük en son. Dayım ara bahçedeki terasa ve kuşluğa geçmek için kullanılan iki taraflı merdivene üzüm ezme yeri yapardı. Her sene giydiği çizmelerini tekrar temizleyip içinde üzüm olan çuvalları ezmeye başlardı. Bunun için kullandığımız ağır taşlar biraz tehlikeliydi- bir keresinde ananemin ayak baş parmağına düşmüştü bir tanesi, kötü acıtıyor anladığım kadarıyla. Üzümleri ezip sularının leğenlere akmasını sağlardık. Annem ve yengem düzenli olarak leğendeki üzüm sularını büyük büyük çok büyük metalden yapılmış tencere gibi şeylere doldururdu. Onları bir gece bekletirdik öyle, içine bir şeyler de katıyorlardı galiba olsun diye.

Ertesi gün kazan kurulurdu. Ara bahçenin ortasına. Altına ateş yakabileceğimiz gibi bir ortam hazırlardık. -orada közlenen patates ve patlıcanlarla yemek yapardık sonra- Kazanı sürekli karıştırmak gerekirdi, süpürge kaşıkla. Süpürge kaşık diyorum çünü onun da ismini unuttum. Baya süpürge kaşık işte. Of umarım fotoğraflar bulurum ve o şeylerin isimlerini öğrenirim de içim rahat eder.

Pekmez akşama doğru biterdi. Güzel güzel kavanoza koyardık hepsini. Sonra köftür yapmaya başlardık. HERKESİN KURU KÖFTÜR SEVMESİNİ ANLAMIYORUM. Benim kabulleneceğim tek köftür yapıldıktan sonraki ilk 2 saat içinde ılık ılık yediğim köftür. Köftür piştikten sonra evdeki tüm tepsilere köftürü ince olacak şekilde döker, salona taşırdık dikkatlice. Orada kururlardı. Sonra da kare kare kesip saklarlardı. Benden kurtarabildiklerini tabi ki.

O iki gün içinde yıl boyunca gördüğüm arıdan daha fazla arı görürdüm. Yazık hayvanlar bir şey var sanırdı. Bir keresinde salaklardan bir tanesi ayağımla terliğim arasına girme hatasını yapmıştı, unutamam. Baya korkmuştum.

Pekmez zamanları çok yoğun şeker kokulu zamanlardı. Yapış yapıştı. Ama yetiştirdiklerimizi diğer senelere de saklayabilmenin tek yolu onlara işlem yapmak.

Pekmez bizim hayatımızda o kadar büyük bir yer kaplıyordu ki, özellikle benim hayatımda da diyebiliriz, 7 8 yaşlarına kadar içtiğim tek çay türü “pekmez çayı”ydı. O da mı ne? Ben annemlerden özenip çay istemeye başladığımda annemler biberonuma bir iki kaşık pekmez ve ılık suyu karıştırıp bana çay diye vermeye başlamışlar. Eh, rengi benziyordu ben de içtim. Diğerlerinden farklı bir çay olduğunu biliyordum ama sürekli “pekmez çayı” istemeye devam ettim. Güzeldi çünkü, tatlıydı falan. 10lu yaşlara kadar hiç gerçek siyah çay aramadım.

Bu sebeple baya fazla hızlı gelişmiş olabilirim ya da diğer sağlıklı–(!)– besleme yöntemleri yüzünden. Asterix ve oburixte bir tanesi kazana düşüyordu ya, yakın ailedeki herkes bana pekmez kazanına düştüğümü söylüyorlardı. Neden yanmadım falan diye soru işaretlerim vardı olayı anlamadığım için biraz. Çünkü pekmez kazanı baya sıcaktır aşırı sıcaktır.

Bir de şu konuyu açıklığa kavuşturduğumda çok üzülmüştüm: Tahinli pekmez sorunsalı.

Anladığım kadarıyla dış dünyada tahin pekmezden daha ucuz olduğu için tahinli pekmez yapılırken tahin oranını daha fazla yapıyorlardı. Bizim evde ise 10 kaşık pekmez varsa 2 kaşık tahin konurdu. Ben de sevmezdim. Sonradan pekmez alma ihtiyacı duyduğumda bunun aslında zenginlik belirtisi olduğunu düşünüp ananeme teşekkür falan etmiştim. Muazzam kadın ananem.

Benim için önemli bir ayrımdı bu. Demek ki dedim insanlar o yüzden fazla tahin katıyor, ben ise tahin sevdiğim için. O yüzden ben şişkoyum onlar değil. (tahin baya yağ)

Canım çekti bakın gene. Pekmezim var çok canım istediğinde almıştım. Ama tahinim yok. Sadece pekmez de yeter.

Evet başka şehirde okumaya başladığımdan beri evde yapılan şeyleri özlüyorum. Alıştırdılar bir kere, şimdi hiç kargo gelmiyor bana ben de mecburen dışarıdan alıyorum. Ananemin pekmezini, salçasını, kuru kayısısını özledim. Üzücü. Şimdilerde o da çok yorgun, yapamıyor, biraz çekindiği için biraz da annem istemiyor daha fazla yorulmasını. O güzel tatlar bi çocukluk hatırası olarak kalmış oldu, hüzünlüyüm bu konuda.

Eğer ileride olur da orada yaşayabilirsem, o şeylerin hepsini yapacağım.

Hem ananemin, hem de içimdeki çocuğun hatrına.

Gidiyim de pekmezi yemek için taze ekmek arayım.

x

Pekmez” için bir yorum

  1. Anane söylenişi hep yazarken haklısın başka ama anane bana da daha yakın gelir öyle seöylenir çünkü bizim aile nene demiş büyük kadınlara. Üzüm, ne güzel olur dalları. Umarım yaşatırsın geleneklerini.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s